11 Ağustos 2010 Çarşamba

Özlem/Umut İlişkisi

Özlem kelimesinin Türkçe anlamı şudur:

"Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür."

Bu tanımlamadan da anlaşılabileceği gibi, özlem geçmişe dair bir duygudur.
Geleceğe duyulan özlem için sanırım umut diyorlar.
Gelecekte olacaklara kavuşma arzusunu bu dört harfli mucizevi kelimede topluyorlar.

Benim gözlemim odur ki, geçmişe duyulan özlem ile geleceğe duyulan umut arasında bir ters denklem bulunuyor. Geçmişi ne kadar özlüyorsanız geleceğe o kadar az umut besliyorsunuz. Geleceğe ne kadar arzu ile bakıyorsanız geçmiş sizin zihninizde o kadar az yer işgal ediyor.

Tanrının mükemmel mühendislik bilgisine kendimi geçmiş/gelecek ilişkisi özelinde şöyle ince bir örnekle ikna ettim:

Tanrı insanı şekillendirirken gözlerini ileri bakacak şekilde yerleştirmiş vücuduna. Bununla birlikte ileri doğru yürürken çevresinde olup bitenleri görebilmesi, yolunu çevresel koşullara göre tayin edebilmesi için bir de boyun tasarlamış. Boyun sağa, sola dönebiliyor. Böylece beyin gözün gördükleri ile kalbin hissettiklerini harmanlayıp kişiye bir yol çizebiliyor. İleri doğru bir yol...

Ancak bedensel kabiliyetlerimize göre, yüzümüz ileri doğru dönükken tam arkada kalanları görmek mümkün değil. Boyun uçtan uca ancak 180 derecelik bir açıda hareket edebiliyor.

Arkayı, yani geçmişi görmek isterseniz -Tanrı bunu da mümkün kılmış- o vakit kendi etrafınızda tüm gövdenizle dönmeniz, ve yüzünüz arkaya gelecek şekilde yönünüzü değiştirmeniz gerekiyor. Yine de, insansınız, hem geçmişi görmek hem de ileri gitmek isteyebilirsiniz. Bunu yapmak da mümkün. Yüzünüz geçmişe dönükken geri geri adımlar atabilirsiniz. Ancak geri geri adımlar atarken arşınladığınız yolu görme şansınız olmadığı için küçücük bir taşa bile tuş olur, sonunda mutlaka düşersiniz...

İleri doğru koşmak mümkün. Yol ne denli dik, koşullar ne kadar sarp olursa olsun bir umut varsa içinizde, geleceğe bir özlem duyuyorsanız diğer deyişiyle, o zaman koşarsınız. Ancak geçmiş bir yara olarak kaldıysa kalbinizde, o zaman geleceği bir kenara iterek geri koşmayı kabullenmelisiniz. Geçmişe attığınız her bir adım, gelecekten iki adım uzaklaştırır sizi. Hem atabileceğiniz ancak atmadığınız gelecek adımı, hem geri doğru attığınız özlem adımı. Mesafe işte böyle artarak açılır. Duyguların tesirinde kaldığınız bir akşam yemeği, kendi kendinize efkarla içtiğiniz bir sigara, dolunayın altında, yanıbaşınızda dalga sesleri ile yudumladığınız bir kadeh içki... Ve bir bakmışsınız gelecek size karşı kıyıdan el sallıyor. Bir "Merhaba" da değil bu üstelik. Size hüzünle "Hoşça kal!" diyor...

Peki insan ne yapmalı?

Herhangi bir şeye özlem duymadan geçirdiğiniz bir tek gün bile yok değil mi?

Uzun süredir gitmediğiniz bir şehri,
Her dinleyişinizde sizi büyüleyen bir şarkıyı,
İştahla yediğiniz o en sevdiğiniz yemeği,
Satırlarının altını çizerek okuduğunuz o kitabı,
Size yıllardır yokmuş gibi gelen huzuru,
Zehrine razı olduğunuz heyecanı,
İçinizde bir hançer yarası olan o sesi,
Sıcaklığını unutmaya korktuğunuz bir çift eli,
Işık saçan gözleri, sarhoş eden sözleri,
Sevdiğiniz kişileri,
Sevdiğiniz kişiyi...

Bu özlemle ne yapacaksınız?

Ne ileri ne geri gitmenin zamanı durdurmakla eş değer olduğunu biliyorsanız ve zamanı durdurmanın ne yaparsanız yapın mümkün olmadığını, bu özlemle nasıl başa çıkacaksınız?

Tanrı bunun için de bir yetenek gizlemiş insanın içine.
Nefes veren, can veren, ciğer veren, kalp veren, göz veren, kulak veren, el veren, ayak veren Tanrı insanoğluna bir de "akıl" vermiş...

Şöyle düşünmüş olmalı:

"Kulum olur da bir gün eğer görür ve gördüğünü seçerse, kalbinin kapılarını seçtiğine açık ederse, ayakları ona doğru bir adım atar, ciğerleri seçtiğinin nefesi ile dolarsa ve tüm bunları sevgiyle kabul ederse o vakit ona tutsun diye el verdim... Tuttuğunu bırakmaması için ise irade verdim, akıl verdim. Artık kendi başının çaresine bakar!"

Özlediğiniz şey eğer bir şarkı ise, açarsınız kalbinizin arşivini, dinleyemeseniz de içinizden söyler, ıslığınızla eşlik edersiniz.
Özlediğiniz bir şehirse, ayaklarınız var, hiç paranız yoksa yürür, koşarak gidersiniz.
Özlediğiniz bir yemekse ve siz o yemeği pişireceklerin kalbini kazanmışsanız, bir akşam ansızın çalar kapılarını, "Açım" dersiniz...
Özlediğiniz bir ses ise, ertelemez, çok özleyecek kadar beklemez, bir özlem anında arayıverirsiniz.
Özlediğiniz bir kişi ise, ve siz onu özlemeyi "kalbinizin en derin köşelerindeki en büyük korku" olarak betimlemişseniz, tutarsınız elini, salıvermezsiniz. Yanınızdayken bile olsa özlüyorsanız, döner uzun uzun öpersiniz...

Evet bir ters denklem var özlem ile umut arasında. Ama işte tam da bu ters denklemde gizli "kıymet bilme" durumu. Özlemekten korkmasa insan, yokluğu, yoksunluğu tahayyül etmese, "bu yollar o olmadan ileri gitmez" demese, belki o zaman özlem duyacağı hiçbir şeyi, hiçkimsesi kalmamış olurdu kim bilir? Yalnızlık o zaman bir dakika bile kendini özletmeyecek kadar hakim olurdu zihinlere...

Tanrı içimize özlemi bilerek üflemiş olmalı.

Mahrum olmayı, sahip olmayı arzu etmek için var etmiş olmalı.

Gitmeyi dönmek için,
Ayrılığı kavuşmak için aşka eklemiş olmalı.

Tanrı özleme umudu, umuda özlemi çok ince bir beceri ile gizlemiş olmalı.

Gelin böyle inanalım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder